Neftis

Alexi Murdoch - Breathe

 

“İyilik neye yarar? İyi bir insan olacağınıza öyle bir yere götürün ki dünyayı iyilik beklemesinler! Öldüğünüzde ‘Arkasında iyi bir dünya bıraktı’ desinler, ‘İyi insandı’ yerine.”  - Ben Bertolt Brecht

Bir kez daha gitsem kuşkusuz yine soluksuz izlerdim. Bir kez daha gitsem kuşkusuz yine titrerdi içim. 

Patrick Wolf - Damaris

Gene Kelly - Singing in the rain

Beirut - Nantes

The Glee Project - Mad World

Paramore - The onyl exception

[Flash 9 is required to listen to audio.]

kedidirokedi:

Guy Kark & Between Times, Palale

ve mavi; ve yeşil; ve İrlandalı cinler..

Herkesin bir hayatı vardı. Biliyordu; istemese de… Gözlerini açtığında gördüğü griliği sevmeme sebebi de buydu. Bir de deniz kenarında büyümüş olması tabi. Doğal sonuçları vardı sevilmemenin. Mesela güneşli günlerde gezecek birini bulamazdınız. Yalnızlık, gri bir havaya benziyordu. Portakal sarısı gün dönümlerinde bile. Portakalı severdi. Portakal ağacını da. Ama bir insanı hiç sevmemişti. Böyle zamanlarda herkesin hayatı vardı; bilirdi. -İstemese de… Koşmak için uyandığı bir gün, miskinlikle yatağa sığınır; bütün gün miskinlik yapmayı düşlediği bir diğer günse iri gözleri daha da kocaman açılırdı.

Maviyi severdi. Yeşili ve minti de. Doğal sonuçları vardı hiç sevmemenin. İnsan kalbine iyi gelmediğini söylemişti uzmanlar. Platonik olsa bile sevgi sevgiymiş falan. Kendisiyle eş görmeyen gözleri sevmezdi. Yine de kendisinden farklı düşünen beyinlere hep hayran olmuştu. Yeşil, yeşildi; ve kırmızı, kırmızı; ve alı moru birdi dünyanın. Öyle saçmaydı işte. Gün dönümü solgun bir limon sarılığında, hava gri ve yanında gezecek hiç kimsesi yoktu. Bir başka insanın kalbine değerdi böyle zamanlarda kalbi. Uzakta olan bir başkasının. Bir bilinmezin. Yine de bilirdi işte; istemese de. Böyle günler yalnızca susmak arzusuyla yanardı.

Susmazdı.

Bilirdi işte kadın! Kelimeler dökülmedikçe bardak taşmazdı. Kahve taşmadan da kimse “kısmetin taştı,” demezdi -ki kısmet gerçekten de hiç taşmazdı. Yine böyle bir gün, kim bilir bir Perşembe… Maviyi sevdiğini hatırladı kadın. Ve bulutları; ve yalnızlığı. Doğru dürüst bir insan sevmeyi beceremezdi ama renkleri severdi kadın. Hikayeleri de. Zamanla Paul Wesley’i bile sevdirmeyi beceren mavili çok eski bir dostu da. İnsanlar arasındaki mesafeler daha samimiydi. Daha gerçek. Bir telefon uzakta değillerdi. Bir dünya vardı aralarında ve renkler. Yine de bilirdi.

İstemese de bilirdi.

Çabalamak her zaman zirveye taşımazdı. Dünya bir boğanın boynuzlarında asılı değildi ve asla gökkuşağının üzerinden kayıp İrlandalı cinlerin sakladığı altın dolu kazana ulaşamayacaktı. Gerçekle masalın ayrıldığı noktada sıkışıp kalmıştı. Adımlar her zaman yürümeyi gerektirmiyordu. Bilirdi işte. Bir salkım saçak sevgiden, yürek bitleri taşardı. Başka gönüllerde sevgiden kaşınsın diye. Yine de hiç gerçek bir şeyi sevmemişti kadın. Mavi, yeşil, kırmızı, mint hariç. Ve uçurtmalar, ve bisikletler, ve portakal, ve çilek tarlaları, ve limonlar, ve deniz, ve martılar, ve yıldızlar, ve kainat, ve ayakkabılar dışında. Ve zürafa, ve fil, ve denizanası -hatta en çok denizanası-, ve köpekbalıkları, ve denizatları, ve midyeler, ve yosunlar, ve penguenler, ve yılanlar, ve kurbağalar… Ve… Sayacak şeyler bitmiyordu. Yine de biliyordu kadın. Bir çift mavihikayede sığınan şey bir yürek sıcaklığıydı. Maviyi severdi kadın. Her çeşidini. Denizdekini de, göktekini de, bir çift gözdekini de… Hepsini.

Masallar hep bir tek kırık kalple başlardı ve zamanla daha çokları elde edilmek üzerine kendi köşelerinde saklanırlardı. Oysa bir yel değirmeni bile değildi kadın. Bir Don Kişot’u da yoktu. Kendine bir Don Kişot yazabilirdi; ama yazmadı. Güneşli günlerde dışarı da olmayı çokta sevmezdi zaten. Bilirsin, güneş lekeleri artardı. Yine de… Öyleydi işte mavi! Daha uzar giderdi böyle saçmalamak ve böyle uzardı sevdikleri ve sevmedikleri. Yine de maviyi severdi, hikayeleri de.

Florence + The Machine - No light, no light

Tra-la-la-la-la :O